İnsanlık, avcı-toplayıcılıktan modern tarım sistemlerine, yerleşik düzenden farklı medeniyetlere, küçük kabilelerden siyasi organizasyonlara, inanç temelli gelenekler ve kültürlerden robotik ve sanal simülasyonlara devrilen uzun soluklu yürüyüşünde, yazılı ve yazılı olmayan kaynaklarla nereden nereye gelindiğini belgelemektedir. Bu bağlamda günümüzde kullanılmayan dillerde yazılmış tabletler, parşömenler, kaya resimleri, el aletleri, çömlekler, tohumlar, takılar ve niceleri tarih öncesine ait olaylar ve yaşam biçimi hakkında birer kaynak oluşturmaktadır. Kaynakların ise doğruluğu çok daha önemli bir konudur, her ikisi de kimyager olan Willard F. Libby ve James R. Arnold (1949 ), geliştirdikleri “radyokarbon tarihleme yöntemi” ile bunu başarmış ve arkeolojik belgelendirmede bir çığır açmıştır. Bu yöntem sayesinde MÖ 11 ve 9 bin yılları arasında avcı toplayıcılıktan tam gelişmiş çiftçiliğe geçişin Levant’ta ve Anadolu’da gerçekleştiği, en eski medeniyetlerden birinin kurulduğu (Mezopotamya’da) ve siyez buğdayı, altı sıralı arpa, mercimek, nohut ve fiğin kültüre burada alındığı ortaya konmuştur (Reculeau, 2017).
Neolitik çağ ile Tunç Çağı arasında Mezopotamya’da kurulan Sümerler, çivi yazısını ilk icat eden halktır ve yazılı tarihin başlangıcını oluşturmuşlardır. Aynı zamanda suyu yönetmeyi başaran Sümerler, su hakları ve tarım arazileri için savaşmışlardır. Tarihçiler, Sümerlerin insanlık tarihindeki ilk büyük medeniyeti kurmada başarılı oldukları konusunda hemfikirdir. Bu tarım temelli medeniyet, kendine özgü sosyo -politik – ekonomik özellikleri, merkezileşmeyi, hayvanların evcilleştirilmesini, işgücünün uzmanlaşmasını, anıtsal mimariyi ve vergilendirmeyi bir medeniyetin yapısında gerekli unsur olarak bulundurmuştur. Sümer’deki sosyal yaşam ve yönetim sistemi, her bir şehir devletinin egemen olduğu ve kendi Tanrısı, kralı, tapınağı, rahipleri, soyluları ve çoğunlukla devletin tarım arazilerini işleyen sıradan halkın olduğu “şehir devleti” sistemine ve sosyal hiyerarşiye dayandırmıştır ayrıca kölelerin yanı sıra tüccarlar, yazıcılar ve zanaatkârlarda mevcuttur. (Adamo ve Al Ansari, 2020). Feodal bir sistem ile yönetilen şehir devletlerinde ekili alanların sulanması hidroliktik sistemin geliştirilmesi ile oluşan kanallar vasıtası ile gerçekleştirilirken yazılı belgelerle kanıtlanan çiftçi gruplarının kolektif mülkiyetinde tıpkı soylu aileler gibi tarım toprakları olduğu bildirilmiştir. Yine bilinmektedir ki gıda güvencesi ve kurulan şehir devletlerinin devamlılığı Fırat ve Dicle nehirlerinin kaynak yönetiminde saklıydı çünkü bu iki nehir zaman zaman taşkınlara sebep olmuş ya da yatak değiştirmiştir. Ancak en büyük tehdit sadece bu değildir, sulamaya bağlı olarak ortaya çıkan toprak tuzluluğu tarımın ve çiftçiliğin sürdürülmesinde ciddi bir tehlikedir. Bu bağlamda tarım topraklarının ve şehirlerin koruması ile gıda güvencesinin devamlılığı adına iyi birer çiftçi olmak zorunda kalan Sümerler, nadas, suyun gerektiğinde kullanılması, tuzluluğa tolerans bitkilerin ekimi, kanalların temizlenmesi ve setlerin inşa edilmesi gibi konularsa uzmanlaşmışlardır ya da göç etmek zorunda kalmışlardır. Tarımı ve suyu yöneten Sümerlerin tarih sahnesinden çekilmesiyle ilgili olarak şu tabloya bakmak gerekmektedir;
MÖ 2400 civarında Girsu’da yapılan tarla kayıtları, hektar başına 2537 litre verim alındığını göstermiştir. Bu günümüzün gelişmiş ülkeleri için bile çok iyi bir rakamdır. MÖ 2100’de hektar başına 1460 litreye düşmüş ve MÖ 1700 civarında Larsa’da kaydedilen verim, hektar başına ortalama 897 litreye gerilemiştir. Verimde yaşanan bu genel düşüş, bölgenin zenginliği ve geçim kaynakları üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Bölge tamamen terk edilmese de MÖ 18. YY’da Babil’in yükselişi ile birlikte kültürel ve siyasi liderliğini kaybetmiştir (Adamo ve Al Ansari, 2020).
Her ne kadar yerleşik hayata geçilmiş ise de görüldüğü gibi kıtlık başta olmak üzere, savaşlar, salgınlar, siyasi iradenin değişmesi… gibi pek çok faktör “göçebelik” kavramının insanlık tarihinde en vazgeçilmez unsur olduğunu kanıtlamaktadır. Örneğin tarım temelli en büyük insan göçü genel kabul gördüğü şekli ile MS 375 yılında başlayan “Kavimler Göçü” ya da “Çoban” olarak isimlendirilen biz Türklere atfedilen “Barbar İstilası” olarak bilinmektedir. Göçün ardında yatan nedenlerle örnek olarak iklim değişikliği, Bütgen vd. (2016)’nın bildirdiği ve Geç Antik Küçük Buz Çağı (LALIA) adını verdiği ( MS 536 ila 660 ) Kuzey Yarımkürenin soğuması ile sonuçlanan durum tespiti hayli ilginçtir;
“6. YY’da volkanik patlamaların yol açtığı eşi benzeri görülmemiş termal şok ile ardından gelen veba salgınları, yükselen ve düşen imparatorluklar insan göçleri ve siyasi çalkantılar arasında nedensel bir bağlantı hipotezi ihtiyat gerektirse de; LALIA’nın çok boyutlu etkisine dair yeni edindiğimiz bilgiler, o dönem Avrasya’da meydana gelen başlıca dönüştürücü olaylarla iyi bir uyum göstermektedir.”
Yine bu ifadeyi destekleyen Kennedy (2001) şu savı;
“LALIA’nın bazı kısımlarında beklenen yağış fazlalığı ve azalan buharlaşma, kurak alanlarda çalı bitki örtüsünü yem olarak artırmış ve böylece dolaylı olarak İslam İmparatorluğunun yükselişine katkıda bununmuş olabilir.”
Çiftçiliğin yapılamaz hale gelmesi ya da tarım sistemlerin sil baştan yazılmasının tarihsel süreçte önemini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda insanlığı, Sümerlerden günümüze tohumu ekmek ve suyu kontrol etmekle başladığı çiftçilik serüvenini; tarımda ıslah başta olmak üzere kontrollü koşullarda topraksız üretim, laboratuarda bitkisiz meyve hatta et üretimi yapar hale getirmiştir. Antroposen çağın teknolojik ve konforlu alanından bakıldığında ise Türkiye’de çiftçilik; bir veri üretim alanı ya da meslekten ziyade vasıf gerektirmeyen, hemen hemen herkesin yapabileceği bir iş olarak kabul edilmektedir. Çoğunlukla da yapılan işin canlı unsurlar olan hayvan veya bitki özelinde biyotik ve abiyotik stres faktörlerinin etkisine açık, ekoloji ve değişken hava olayları ile coğrafi zorluklarla mücadele gerektiren bir şekilde yapılması, verim ve kalite kadar fiyat belirsizliklerinin kıskacında olması angarya, eziyet ve elbette cehalet gibi kelimelerle özdeşlemesine sebep olmaktadır. Oysa çiftçi, 5488 Sayılı Tarım Kanununda;
“ Mal sahibi, kiracı, yarıcı veya ortakçı olarak devamlı veya bir üretim dönemi veya yetiştirme devresi tarımsal üretim yapan gerçek ve tüzel kişiler” şeklinde tanımlamaktadır.
Tüm bu bilgiler ışığında kutsiyet içeren çiftçilik mesleğinin, Anadolu Kırsalında hükümsüz kılınmasının ve kırsaldan göçün nedenlerini başlıklar altında ve farklı yazılarımızda irdelemek faydalı olacaktır kanaatindeyiz.
Devam edecek…
Ziraat Mühendisi ve Çiftçi Nilüfer Fatma Aydemir

