“Günümüzde kendi gıdasını üretemeyen hiçbir devlet bağımsızlıktan söz edemez.”
Bu cümle, tarımın sadece ekonomik bir faaliyet değil; aynı zamanda ulusal güvenlik, sağlık ve bağımsızlık meselesi olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bir ziraat mühendisi olarak bu gerçeği hem sahada hem de küresel örneklerde defalarca gördüm. Son yıllarda yaşanan krizler bize çok net bir şey öğretti: Paranız olabilir, enerjiye erişiminiz olabilir; ama gıdanız yoksa bağımsız değilsiniz.
Yakın geçmişte Katar örneğinde bunu açıkça izledik. Ekonomik gücü son derece yüksek bir ülke, gıdaya erişimde sorun yaşadığında ne kadar kırılgan hale gelebildi. Bu tablo, tarımın stratejik önemini yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor.
Anadolu’nun sahip olduğu potansiyel düşünüldüğünde bu yaklaşım çok daha anlamlı hale geliyor. Üç tarafı denizlerle çevrili, dört mevsimin yaşandığı, dünyanın en eski hayvan ırklarının ortaya çıktığı ve bitkisel üretim çeşitliliği açısından son derece zengin bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu topraklarda tarım, yalnızca bir sektör değil; kalkınmanın anahtarıdır.
Bu noktada dönüp kendi tarihimize bakmak son derece öğretici. Mustafa Kemal Atatürk’ün daha Kurtuluş Savaşı yıllarında dile getirdiği şu sözler, tarımın ve ekonominin bağımsızlıkla olan bağını çok net ortaya koyar. Atatürk, askeri zaferlerin tek başına yeterli olmadığını; gerçek mücadelenin ekonomi, tarım ve ticarette verileceğini açıkça ifade etmiştir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında İzmir İktisat Kongresi ile başlayan sanayileşme hamlelerinin büyük bölümünün tarıma dayalı olması da tesadüf değildir. Tarımsal ürünler, yeni kurulan fabrikaların finansmanında kullanılmış; tarım, sanayinin itici gücü olmuştur. Bursa Merinos Fabrikası’nın kuruluş öyküsü ise bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Cephede, savaşın en kritik anlarında dahi mensucat sanayisini, hayvancılığı ve üretimi düşünen bir liderin vizyonu sayesinde; Türkiye kısa sürede tekstilde dünya çapında bir üretim merkezi haline gelmiştir. Bu bize şunu gösteriyor: Tarımda atılan doğru adımlar, onlarca sektörü aynı anda ayağa kaldırabilir.
Günümüzde ise imkânlar geçmişe kıyasla çok daha geniş. Küreselleşen dünyada bazı ülkeler başka coğrafyalarda arazi kiralayarak üretim yapıyor, bazıları çöl iklimini hayvancılık reformlarıyla verimli hale getiriyor. Kimisi tohumda, kimisi hayvancılıkta, kimisi tarımsal teknolojide uzmanlaşarak küresel ölçekte söz sahibi oluyor.
Bugün tarım teknolojilerinin geldiği noktada; iklimi, toprağı ve suyu sınırlı ülkelerin dahi tarımda dünya lideri olabildiğini görüyoruz. İsrail ve Hollanda gibi ülkeler, tarımı bir devlet politikası haline getirerek hem verimliliği artırmış hem de tarıma dayalı sanayide küresel aktörler olmuş durumda. Bu başarıların ardında mucize değil; planlama, bilim ve vizyon var.
Ancak tarımda dışa bağımlılık yalnızca ekonomik bir risk değildir. Aynı zamanda sağlıkla doğrudan ilişkilidir. Bilimsel çalışmalar, ithal edilen temel gıdaların besin değeri açısından her zaman beklenen faydayı sağlamadığını; hatta uzun vadede bağırsak florası ve genel sağlık üzerinde olumsuz etkiler yaratabildiğini ortaya koymaktadır. Kendi ekosistemimize uygun üretim yapamadığımız sürece bu sorunlar kaçınılmazdır.
Peki ne yapmalı?
Öncelikle tarımda ithalata dayalı anlayışı terk edip, verimlilik odaklı bir üretim modeli benimsemek zorundayız. Girdi maliyetlerinin düşürülmesi, çiftçinin desteklenmesi ve tarıma dayalı sanayinin güçlendirilmesi bir tercih değil; bir zorunluluktur. Tarımı günü kurtaran politikalarla değil, uzun vadeli bir devlet stratejisi ile ele aldığımızda bu sıçramayı hâlâ yapabiliriz.
Bu bloğu açarken amacım tam olarak buydu: Tarımı romantize etmek değil; onu bilimsel, stratejik ve gerçekçi bir zeminde konuşmak. Çünkü inanıyorum ki, tarım güçlü olursa ülke güçlü olur. Ve bu topraklar, doğru bir vizyonla yeniden üretimin ve refahın merkezi olabilir.
Bu yol hâlâ açık. Yeter ki büyük resmi görelim.
Ali Selim Alpaslan

