Ateş, insanlık tarihinin gelişiminde şüphesiz en önemli dönüm noktalarından biridir. Ancak Türkiye genelinde son üç yılda 40 bin hektarı aşan orman kaybı ve 6 binin üzerinde çıkan (ya da bilinçli çıkarılan) yangın dikkate alındığında; ateş, bir gelişim aracı olmaktan öte, bizi felakete sürükleyen bir unsura dönüşmüştür.
Kaybedilen sadece ağaçlar değildir. Ormanlar, tarım arazileri, makilikler, fotosentez yapan bitki örtüsü, toprak biyotasındaki mikroorganizmalar ve hayvan çeşitliliği de yok olmaktadır. Ülkemiz, bu yangınlarla birlikte çoğu endemik olan türlerini yitirmektedir. Biyoçeşitliliğin yok olması; ıslahçıdan üreticiye, tüketiciden ihracatçıya kadar herkes için ciddi bir tehdittir. Bu durum, kişi başına düşen milli gelirin azalmasına, gelir adaletsizliğine, turizm ve ihracat kapasitesinin düşmesine ve nihayetinde ülkenin ithalatçı bir konuma gerilemesine neden olarak milli ekonomiye doğrudan zarar vermektedir.
4,5 milyar yaşındaki dünyamız, yüzyıllar boyunca afetlerle büyük değişimlere uğramıştır. Pangea adı verilen tek bir kıtadan günümüzdeki 7 kıtanın oluşması buna en iyi örnektir. Afetler; jeolojik, atmosferik, biyolojik ve insan kaynaklı olmak üzere dörde ayrılır (Erler, 2002: 1384). Özellikle insan eliyle meydana gelen afetleri yaşadığımız şu günlerde, Schumacher’in şu sözleri ibret vericidir:
“Çağdaş insan kendisini doğanın bir parçası olarak değil, yazgısı onu egemenliğine almak ve yenmek olan bir güç olarak hissetmektedir; oysa bu savaşı kazanacak olursa, kendisini de yenik düşen tarafta bulacağını unutmaktadır.”
İnsanlığın doğaya olan bu bağımlılığı, iklim değişikliği ve insan ilişkisinin titizlikle irdelenmesini zorunlu kılmaktadır.
Peki, insan ne zaman var oldu? Bu soruya tarihsel olarak kesin bir yanıt vermek güçtür. Ancak Türk Medeni Kanunu’na göre bir bireyin hikayesinin başlangıcı nettir: Kişilik, sağ ve tam doğumla başlar. Ortalama 33 yaş ile genç ve dinamik bir nüfusa sahip ülkemizde bu durum, devlet ile birey arasında karşılıklı hak ve yükümlülükleri doğurur. Kişiliğin başlamasıyla vatandaşlık ödevleri devreye girerken, devletin de vatandaşına karşı anayasal görevleri başlar. 1982 Anayasası’nın 5. maddesi devletin temel amaçlarını; “Kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak” olarak tanımlar. Yine Anayasa’nın 56. maddesi, “Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir” hükmünü getirir.
Ne var ki siyasi, ekonomik ve sosyal engeller hayatımızı karmaşık hale getirmekte; devletin bu asli görevlerini yerine getirmesi için sivil toplum kuruluşlarının ve basının bir baskı unsuru olarak çalışması gerekmektedir. Zeytinliklerin maden sahalarına açılmasına karşı direnen yöre halkı ve çevre gönüllüleri bunun en somut örneğidir.
Canlı yaşamının idamesi, sağlıklı beslenmeye ve temiz bir çevreye bağlıdır. Bitkiler için toprağın mineral seviyesi ve su-hava dengesi ne ise; hayvanlar ve insanlar için de solunan hava, içilen su ve tüketilen gıda o denli hayatidir. İnsanın yaşam kalitesi ve enerjisi, doğrudan beslenme biçimiyle ilişkilidir. Bu bağlamda, güvenilir gıdaya erişimi sağlamak devletin yükümlülüğündedir. Üreticinin desteklenmesi, toprağın ve suyun temiz tutulması, gıda tesislerinin denetlenmesi devletin öncelikli görevleridir. Ancak sürdürülebilir bir üretimden bahsetmek için, yazımızın başına, yani “ateşle” ve “altınla” olan imtihanımıza dönmemiz gerekir.
Günümüzde “sürdürülebilirlik” her sektörde kritik bir kriterdir. Ancak Türkiye’nin maden ve enerji politikaları bu kriterle çelişmektedir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre ülkemiz, maden çeşitliliği açısından dünyada 10. sıradadır ve dünya doğal taş rezervlerinin %40’ına sahiptir (Irena, 2021). Ancak yenilenebilir enerji potansiyelimize rağmen; HES’ler, termik santraller, artan pestisit kullanımı, vahşi madencilik ve orman tahribatı ekolojik dengeyi bozmaktadır. Bozulan bu denge, insan sağlığını doğrudan etkileyerek devletin sağlık harcamalarını artırmaktadır. TÜİK 2024 verilerine göre, devletin sağlık harcamaları bir önceki yıla göre %105 artarak 1 trilyon 244 milyar TL’ye ulaşmıştır.
Sağlık harcamalarındaki bu artış, bozulan çevreyle ilişkilidir. Örneğin, dünyayı sarsan COVID-19 salgınının çıkış noktasının, 2012 yılında Çin’de bir bakır madeni olduğu ve virüsün burada mutasyona uğrayarak yayıldığı iddiaları, madencilik faaliyetlerinin biyolojik risklerini de gözler önüne sermektedir (Fehr ve Perlman, 2015).
Türkiye’de 2024 yılı itibarıyla verilen 14 bin 276 adet maden ruhsatı, nasıl bir riskle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Özellikle Denizli’nin Çal ilçesinde, şarap tanrısı Dionysos’un memleketi olarak bilinen ve kadim bağcılık kültürüne sahip bu topraklarda aranan IV. Grup madenler (altın, bakır vb.), bölgenin tarımsal geleceğini tehdit etmektedir. Altın çıkarmak için kullanılacak siyanürün Büyük Menderes Havzası’na karışma ihtimali, sadece Çal’ı değil, tüm Aydın Ovası’nı zehirleyebilir.
Geçmişte Kırgızistan Kumtor madeninde (1998) ve Romanya’da (2000) yaşanan siyanür kazaları, binlerce insanın zehirlenmesine ve nehirlerdeki yaşamın bitmesine neden olmuştur. Çal’daki 3.800 hektarlık alanda 4,8 gram altın elde etmek uğruna tonlarca siyanür kullanılması; toprağın, suyun ve besin zinciri yoluyla insanın zehirlenmesi demektir. Siyanürün çok düşük dozlarının bile ölümcül olduğu bilinmesine rağmen, maden sahalarının genişletilmesi endişe vericidir.
Anayasa’nın 168. maddesi “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır” derken, 6309 sayılı Maden Kanunu’nda yapılan değişikliklerle maden şirketlerine büyük imtiyazlar tanınmıştır. Özellikle madenin “çıkarıldığı yerde işlenmesi” durumunda ağaçlandırma bedelinin alınmaması, devletin ormanlarını maden şirketlerine bedelsiz sunması anlamına gelmektedir. 1934’ten beri Çal’da binbir emekle ağaçlandırılan arazilerin, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığıyla yok edilmesine izin verilmemelidir.
Su fakiri olma yolunda ilerleyen Türkiye’de, suyu kirleterek ve toprağı zehirleyerek elde edilecek bir ekonomik kalkınma, uzun vadede mümkün değildir. Devletin, bir zümreye imtiyaz tanımak yerine, Anayasa’da belirtilen “çevreyi koruma ve halkın refahını sağlama” ödevini yerine getirmesi elzemdir.
Ziraat Mühendisi Nilüfer Fatma Aydemir

